Sektörel Şirketler
Reklam Ajansları PR ve İletişim Danışmanlığı Şirketleri İnteraktif Ajanslar Medikal Ajanslar Araştırma Şirketleri Açıkhava Reklamcılığı Şirketleri Doğrudan Pazarlama Ajansları Medya Planlama ve Satınalma Ajansları Medya ve Mecra Pazarlama Ajansları Medya Takibi Ajansları Organizasyon Şirketleri  Promosyon Şirketleri Patent Ofisleri

Sektörel Kitaplar 
Pazarlama Marka  Reklam  Halkla İlişkiler  Araştırma  Müşteri İlişkileri / CRM  Satış  Siyasal Pazarlama  İletişim / Medya  Yönetim / Kişisel Gelişim  Sosyal Bilimler

Sözlükler
Pazarlama Sözlüğü Marka Sözlüğü  Araştırma Sözlüğü Yönetim Sözlüğü  Etkileşimli Pazarlama Sözlüğü  İnovasyon Sözlüğü
Ve...
Sektörel Örgütler  Sektörel Dergiler  Sektörel Linkler  İletişim Fakülteleri

SALİM KADIBEŞEGİL

 

Salim Kadıbeşegil kimdir?

 

30 yılı aşkın iletişim birikimi olan bir kişi olarak tanımlamak doğru bir yaklaşım olacaktır sanırım. İçinde polis-adliye muhabirliği, ekonomi gazeteciliği, sayfa sekreterliği, yayımcılık, basın ataşeliği, halkla ilişkiler müdürlüğü, danışmanlık gibi mesleğin farklı donanımlarının birikime dönüşmüş şekli diyebiliriz.

İlk kitabım “Halkla İlişkilerde Temel İlkeler” 1986 yılında yayımlandı. Demek o tarihten bu yana bilgiyi paylaşmaya duyarlı olduğum söylenebilir. İzmir Halkla İlişkiler Derneği’nin kurucularındanım ve üç dönem başkanlığını yaptım. PRCI’ın ve PRNET’in oluşturulmasında, halkla ilişkiler mesleğinin uluslararası standartları olan ICCO ile tanışmasında özellikle etkin rol oynamış olmam, kişisel egomun tatmininden çok, mesleğin evrensel boyutu ile kucaklaşması amacıyla meslektaşlarımla yaptığım işbirliği şeklinde yorumlanabilir.

Son kitabım “İtibar Yönetimi” yine sözünü ettiğim bu birikimin sonucu ortaya çıkmış ve bilgi paylaşımına yönelik bir çaba olarak değerlendirilebilir.

 

İletişim alanındaki 30 birikiminizle “halkla ilişkiler”in Türkiye’deki seyri ve günümüzdeki durumu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

 

Türkiye’deki seyrinden ziyade dünyadaki seyri bize bir fikir verebilir. Mesleğin içinde olduğu ve hep birlikte şikayet ettiğimiz erozyon tüm dünyada yaşanmakta. Mesleğin “babası” olarak nitelendirilen Edward Bernays  105 yaşında vefat ettiği günlerde bile “kimlerin halkla ilişkiler yapabileceği ile ilgili” bir meslek etiği oluşturulması çabası içindeydi.  Yani, halkla ilişkiler hala nereye çekiştirilirse oraya gidebilen bir sakız gibi bir meslek kimliğini korumakta. Kendini ve ne işe yaradığını tanıtmaktan “aciz”, insan ilişkilerinin “iyi” olduğunu iddia eden herkesin içine atladığı bir meslek...Böyle olunca da “işi aslında itibar olan”, “itibarsız” bir meslek.

Dünyada böyle olunca Türkiye’de de farklı değil. İstanbul dışında gelişim alanı bulamamış, itilmiş, kakılmış ve daha da vahimi “sindirilmiş” bir fotoğraf tutuyoruz elimizde. Ne kendine hayrı var ne de “hizmet” adı altında üretilen çabaların içeriğine.

Mesleki dayanışmanın sembolü olan dernekler bir nebze olsun bu olumsuzluğu silmek gayreti içinde çırpınıyorlar ve bu çabalarını da takdir ediyorum ama işin özü değişmiyor.

 

Bir kitabınızda; “Halkla ilişkilerin araştırmayla başladığının öğretilmesine karşın halkla ilişkilerin araştırma ile başlayamadığını” ifade ediyorsunuz. Sizce araştırma halkla ilişkilerde ne kadar önemli ve ülkemizde bu önem anlaşılmış durumda mı?

 

Çünkü araştırma “zaman ve para kaybı” olarak değerlendiriliyor. Aklımız başımıza geldiği zaman da neden araştırmadık veya doğru bilgiye ulaşmadık diye yakınıyoruz.

Halkla ilişkilerde ölçümlemelerin ve stratejik analizlerin kapsamlı olarak 1990’lar sonrasında başladığını görüyoruz. Ama bunun arkasında neredeyse yüzyıla yakın bir süre pratiğe yansımış bir meslek olgusu var. Yani, araştırma ihtiyacı duyulmadan hayata geçirilmeye çalışılmış bir meslek disiplini var. Bunun en kolay tarafını da medya ilişkilerine yoğunlaşmada görüyoruz. Araştırma yapmak yerine, basın bülteni üretmek tercih nedeni oldu ve basında da yansıma alındı ise ne diye “araştırma” ile zaman yitirilsin ki!..

1990’lar sonrasında sadece araştırma değil, ölçümleme de ister istemez gündeme geldi. Çünkü, halkla ilişkilere harcanan kaynakların hesabı sorulmaya başlandı. Sütun santim ölçümlemelerinin reklam eşdeğeri karşılıkları ile halkla ilişkilerin değer yaratmakta olduğu soytarılığına son verildi.

Şimdi önemi anlaşıldı ve gereği de yapılıyor ama “Atı alan Üsküdar’ı geçti”... Halkla ilişkiler kendi şemsiyesi altındaki kimliğini yitirdi ve başka kavramların bu koltuğa oturmasına engel olamadı.

 

Halkla ilişkiler çalışmalarının değerlendirilmesi ve medya ölçümleme çalışmaları hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

 

Ülkemizde 1989 yılında PRNET’in kurulmasıyla sektördeki karmaşa sona erdi. Haberlerin reklam eşdeğeri ile ölçen zihniyet yıkıldı. PRNET bu mesleğin gelişimine inanmış, özveri ile kaynaklarını bu amaca yönelik seferber etmiş bir avuç meslek mensubu tarafından kuruldu ve misyonunu yerine getirdikten sonra da girişimcilere teslim edildi. PRNET’in kurulduğu ve çağdaş medya ölçümleme teknikleri ile hizmet açılımını yaptığı yıllarda aynı sistemi kullanan sadece 8 ülke vardı dünyada. Misyonunun ne denli doğru kurgulu olduğunu bugün daha iyi görebiliyoruz.

Günümüzde tüm iletişim sistematiği içinde “ölçümleyemiyorsan yapma” anlayışı geçerlidir. Bu nedenle, halkla ilişkiler meslek mensupları da ölçümleme sistematiğinin geçerli olan evrensel kurallarını çalışmalarının içinde dahil etmelidirler.

 

Halkla ilişkiler ve internet ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

 

İnternet, diğerleri gibi halkla ilişkilerin etkili araçlarından biri. Ama sadece bir tanesi. Sadece internet ile de kısıtlamayalım ve “web tabanlı iletişim” diyelim. Bunu ıskalamak söz konusu olamaz. Özellikle “blog”lar şimdi en etkili iletişim ortamlarından biri olarak tanımlanıyor.

 

“Kriz” ülkemizde her daim var olan bir kavram. Kriz dönemlerinde “kriz iletişimi ve yönetimi” konusunda firmalara neler önerirsiniz?

 

Açıklık, şeffaf ve dürüst olsunlar yeter. Krizlerin üstesinden gelebilecek tek reçete budur.

 

Son yıllarda “kurumsal sosyal sorumluluk” kavramı oldukça gündemde; sizce bu kavram ülkemizde gerçek yerini buldu mu?

 

Kurumsal sosyal sorumluluk kavramının önünde uzun yıllar alacak bir tartışma ortamı var daha. İş şu anda “sulandırılma” aşamasında. Sonra “erozyon ve istismar” dönemi yaşanacak.  Sonra kavramın başındaki “kurumsal” sözcüğü düşecek ve işin aslında “bireysel sorumluluktan” başladığı ortaya çıkacak. Sonra gündeme “kurumsal sorumluluk” gelecek ki sadece sosyal sorumluluklardan ibaret olmadığı anlaşılsın! Yani daha uzun bir yolculuk var.

 

Yeni çıkan “İtibar Yönetimi” isimli kitabınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

 

İtibar, yönetim işlevleri arasında hem çok önemsenmiş ama bir o kadar da ihmal edilmiş kavramlardan bir tanesi. Bugüne kadar kurumsal itibarın yönetilmesi ile ilgili yerli ve yabancı ortamlarda oldukça yoğun gözlemlerim oldu. Bu gözlemlere dayalı kendi kişisel gelişiminin parçası olan modellemeler oluşturdum. Kitap, bu konulardaki birikimimi paylaşmayı amaçlıyor.

 

Günümüz keskin rekabet ortamında “kurumsal itibar”ın önemi ve etkisi nedir? Şirketlerde “kurumsal itibar”ın sahibi kimdir?

 

Sadece kar yapmayı düşünen ve bunu iş hayatının amacı haline getirmiş şirketlerin bu yüzyılda ayakta kalabilme ve varlıklarını sürdürebilme olanağı kalmamıştır. Toplumsal duyarlılıklar, başta satın alma tercihleri olmak üzere iş hayatının tüm dinamiklerini etkilemektedir.

Kurumsal itibar bu dinamiklerin en başında gelenidir. Yatırımcılar itibarlı şirketlere kaynak ayırmaktadırlar. Nitelikli insan gücü itibarlı şirketler için bir tercihtir. Kaliteli ve nitelikli satış ve bayi ağı için de aynı şey geçerlidir. Kamu kurum ve kuruluşlarının üst düzey yöneticileri itibarlı kurumları dikkate alır, ciddiye alır. Daha sayabileceğimiz bir çok faktör kurumsal itibarın emin ve ehil ellerde yönetilmesinin ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu da, kurumun başındaki kişinin konuyu önemsemesi ile başlamaktadır. Eğer orada bu duyarlılık yoksa, itibarın yönetilmesi söz konusu olamaz. Araştırmalar da bunu ortaya koyuyor zaten. % 50 sorumluluk CEO’nun omuzlarında.

 

Danışmanlığını yaptığınız Capital Dergisi’nin  “En Beğenilen Şirketler” çalışması hakkında bilgi verebilir misiniz?

 

Dünyada, Financial Times, Fortune gibi yayınların yaptığı gibi, Capital Dergisi de ülkemizde “kurumsal itibar”ın yönetilmesi ile ilgili bir öncülük yapmaktadır. Bu çerçevede 2000 yılından bu yana düzenli iş dünyası nezninde yaptırdığı araştırma ile Türkiye’nin en beğenilen şirketlerini belirlemektedir. Bu proje, ülkemizde “kurumsal itibar” konusunun önemsenmesinde, gelişmesinde ve kök salmasında önemli bir yere sahiptir. Sıralamaya giren şirketlerin bu alandaki performanslarını geliştirmelerinin yanı sıra, sıralamaya girmeyen şirketlerin de kendileri için belirledikleri performans göstergeleri arasında Capital’in bu projesi olduğunu çok net söyleyebilirim.

 

Halkla ilişkilerin itibarı ve geleceği hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

 

Halkla ilişkilerin meslek kimliğinin “medya ilişkileri” ile sınırlı bir alanda yoğunlaşacağını tahmin ediyorum. Dolayısıyla itibarının da bu yoğunlaşma içinde sıkışıp kalacağını düşünüyorum. Sadece ülkemizde değil, dünyada da tartışmaların bu yönde sürdüğüne  tanık olmaktayız. Tersine bir gelişim olabilmesi için eğitim alt yapısında radikal değişikliklere gidilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Buradan hareketle, halkla ilişkilerin iletişim fakültelerinin 4 yıllık lisans programlarından acilen çıkartılması gerektiğini düşünüyorum. Halkla ilişkiler tüm lisans özgeçmişi olan profesyonellerin bir yüksek lisans tercihi haline dönüştürülmelidir. Ancak bu şekilde, kurumsal yapılarda yönetim kademelerinde doğru bir halkla ilişkiler bilinci ile donatılmış yöneticilerin iş başında olduğunu görebileceğiz. Bu durumda, doğru bir danışmanlık ve doğru bir iletişim işlevi yaşama uyarlanabilecektir.

 

Ülkemizdeki halkla ilişkiler örgütleri (TÜHİD ve İDA) ve bu örgütlerin sektöre katkısı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

 

Sektör oyuncularını temsil eden sivil toplum kuruluşları mesleki gelişimin kaçınılmaz örgütleridir. Mesleki örgütlenme olmadan bu gelişim sağlanamaz. Özellikle İDA haline dönüşmüş olan PRCI ülkemizde halkla ilişkilerin gelişiminde bir kilometre taşıdır. Çalışma programı, ICCO üyesi bir çok ülke tarafından örnek alınmış ve uluslararası takdir görmüş bir mesleki çatıdır. Bu oluşumlar olmasa, bireysel yetkinliklerle bir yere varmak söz konusu değildir. Ancak, şunu özellikle belirtmek istiyorum; mesleki oluşumlar, kurumsal olabildiği sürece fayda üretir. PRCI’ın tüm zorluklarına karşın günümüze kadar gelmiş olması ve 5 şirketten 16 şirkete çıkmış olmasının arkasında, mesleki disiplin, kurumsallık ve profesyonel bir yönetim anlayışının yattığını gözardı etmememiz gerekiyor.

 

Son olarak bu alanda çalışmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?

 

İletişim alanı en hızlı değişime uğrayan meslek kollarından bir tanesi. Yatırımcı ilişkileri iletişimi 1980’lerde halkla ilişkilerin şemsiyesi altında idi, şimdi bambaşka bir meslek oldu. Kurum içi iletişim önümüzdeki 5 yıl içinde bambaşka bir meslek olacak. Kriz iletişimi bir uzmanlık alanı haline dönüşecek. Genç arkadaşlarımın mesleğin gerektirdiği temel bilgi ile kendilerini donatmalarını, uluslararası ölçek de kendilerini sınamalarını ve uzmanlık alanlarına yoğunlaşmalarını tavsiye ederim.

 

Teşekkürler...

Geri   Yazıcı Dostu    Arkadaşıma Gönder 
   
Copyright © 2005 - 2009 Mustafa DURAN - Her Hakkı Saklıdır.
powered by PBS Bilişim Danışmanlık